Fontanellerin İsimleri: Bir Hayatın İlk Adımlarında
Bir çocuk doğduğunda, onun dünyaya gelişini izlerken gördüğün en ilginç şeylerden biri, kafasının üstündeki yumuşak bölgedir. O küçücük, hassas alan, sanki bir sırrı taşır gibi, vücudun geri kalanıyla henüz tam olarak uyumlanmamış bir alan. İşte bu küçük alan, fontaneller. Onların ismini ilk duyduğumda ne kadar basit, ne kadar uzak gelmişti; ama zamanla, fontanellerin yalnızca bir bilimsel terimden çok daha fazlası olduğunu fark ettim.
O gün, Kayseri’deki evimizin balkonunda, yazın ilk günleriydi. Hava sıcaktı, ama rüzgar hafifçe esiyor ve burnuma çocukluğumun en derin anılarıyla karışan, o toprak kokusu geliyordu. Hava sıcak, ama serindi bir yandan. Havanın bu kararsızlığı, kafamdaki kararsızlıkla öylesine uyumluydu ki…
Bir Bağlantı Kurmak
Yeni doğmuş bir bebek, dünyaya gözlerini ilk açtığında, çevresini anlamaya başlar. Gözlerinin odaklandığı ilk yer, anne ve babasının yüzüdür. Ama bir bebek, görme ve duyguların ötesinde, bir başka dünyayı daha hisseder: Yaşamını sürdürebileceği bir alan, bir güven kaynağı arar. Fontanellerin varlığı, işte o güvenin, o yaşam alanının sağlanmasında kritik bir rol oynar. Her bir fontanel, küçük bir kapı gibidir. Zamanla kapanacak, ama o an, minik bir bebek, dış dünyayı keşfetmeye başlarken, başı hala geniş bir açıklık sunar.
Benim için fontaneller, sadece biyolojik bir özellik değildi. O yaz sabahı, balkonun kenarında, eski bir defterin sayfalarını karıştırırken, bir yandan da hayatıma dair düşüncelerime dalmıştım. İçimden bir şeyler sıklıkla eksik gibiydi. Bir çocukluk hatırası, eski bir kitap, eski bir yazı… Hepsi birbirine bağlıydı ama o anda eksikti bir şeyler. Fontanelleri düşündüm, birden. O incecik, yumuşak noktalar, hem hassas hem de koruyucu. Sanki kendimi daha önce bilmediğim bir şekilde korumaya çalışıyordum.
İki Dünya Arasında
Bir gün, küçük bir kardeşim doğdu. Onun beşiğine bakarken, kafasında o masum fontanelleri gördüm. Bir an durup, onun bu dünyaya adım attığına inanamıyordum. Ama ondan çok önce, ben de aynı yerdeydim. O minik kafanın üzerindeki fontanellerin her birinin bir anlamı vardı. Adeta geçmişimi hatırlatıyordu bana. Her şeyin başladığı, güven içinde olduğunu düşündüğün o ilk zamanları. Ama tabii ben bu anın kıymetini o zaman bilemedim. O zaman, yazdığımdan daha fazla his vardı içimde.
Onun fontanellerine bakarken, kalbimde bir yumuşama hissettim. Her biri, yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu, insanın dünyaya ne kadar narin bir şekilde geldiğini hatırlatıyordu bana. O kadar kırılgan, o kadar hassas. Bir yandan da ne kadar güçlü olduğumuzu. Çünkü fontaneller, başın üstündeki koruyucu alanı sağlayan o yumuşak yapılar, zamanla, öyle ya da böyle, daha sağlam bir yapıya dönüşecektir. O an her şeyin bir dönüşüm olduğunu, hem duygusal hem de fiziksel açıdan fark ettim.
O yaz sabahı, balkonumda yalnız otururken, içimden bir bağ hissediyorum. Belki de bu, kaybolmuş bir zamanın duygusu, kaybolmuş bir çocuğun hatırasıydı. O fontaneller, bir bebekle hayatla başladığı gibi, bir yetişkinin kendini bulma yolculuğunun da başlangıcı olabilir miydi? Huzursuzluklarım, kalbimdeki derin çalkantılar, hepsi sanki o yumuşak alanlardan bir iz taşıyor gibi.
Bir Yükü Taşımak
Bir gün, annemle küçük kardeşimin doktor randevusuna gitmiştik. Kardeşim, bir yılını yeni doldurmuştu. Onun büyüme süreci, o yavaş ama emin adımlarla geçen zaman, biraz bana benziyordu. Hepimiz bir noktada büyümek zorunda kalıyoruz. Bu sorumlulukları taşımak, kararları vermek, hayata dair belirsizlikleri kaldırabilmek… O zaman fark ettim, bu duygular fontanellerde gizliymiş. Biri, bir bebekken, hayata dair çok az şey bilir. Ama zamanla, o küçük alan, vücut büyüdükçe, kafadaki bu hassas bölgeler de birer hatıra bırakır.
O gün, doktorun ofisinde, kardeşimin fontanelini inceledi. Sonra annem bana döndü ve gülümsedi. Bir an, zamanın nasıl geçtiğini fark ettim. O kadar zaman geçmişti ki, ben bile, fontanellerin ne olduğunu unutmuş gibiydim. O kadar basit, o kadar sıradan bir şeymiş gibi gelmişti. Ama şimdi, bir çocuğun kafasında her şeyin nasıl birleştirildiğini görmek, bana başka bir bakış açısı kazandırmıştı.
Hayatın Ritimleri
İçimdeki kaybolmuş his, bir noktada bulduğum yerini buldu. Fontaneller, hayata dair her şeyin ne kadar kısa, kırılgan, ama bir o kadar da değerli olduğunu hatırlatıyordu. O zaman, kendime dair hissettiklerimle ne kadar uyuştuğunu düşündüm.
Kayseri’nin o sıcak havasında, balkonumda geçmişi, fontanelleri ve büyümeyi düşündüğümde, bir şey fark ettim. Hayat, aynı fontaneller gibi, zamanla kapanan ve sağlamlaşan bir yapı. Ama o ilk zamanlar, o ilk kırılganlıklar, o güvenli alanlar, en değerli olanlar. Kendimi, o küçük ve hassas zamanları hatırlayarak, yeniden keşfettim. Büyüdükçe, hayatın zorlukları ve güzellikleri de daha belirginleşti. Ama her zaman, başlangıçlar, birer fontanel gibi, yumuşak ve kırılgandı.
O yaz sabahında, gün ışığına karışan rüzgarın içimi sararken, fontanellerin sadece bir anatomik terim değil, aynı zamanda bir yaşamın her anını kucaklayan, anlam yüklü bir simge olduğunu düşündüm. Bizler, büyürken, bu yumuşak alanları kapatıp sağlam birer yetişkin olurken, bir yandan da kalbimizde o ilk dokunuşu, o ilk narinliği taşıyoruz.